Anasayfa
Çalışmalar
 

Yeni Konya 23 Şubat 2008

‘Resimli Osmanlı Tarihi’ isimli tiyatro Abdülhamid’in kemiklerini sızlatıyor

Konya Devlet Tiyatrosu’nda sahne alan ‘Resimli Osmanlı Tarihi’ oyununun galası önceki gün yapıldı. Konya Valisi Osman Aydın başta olmak üzere Konya devlet erkanının neredeyse tamamının katılımıyla yapılan gala gecesi oldukça keyifli başladı. ‘Çılgın Türkler’ kitabıyla adını duyuran Turgut Özakman’ın yazdığı oyunda, Abdülaziz, Mithat Paşa, V. Murat’ın anlatıldığı sahnelere kahkahalar eşlik etti. Buraya kadar yapılan bütün komiklere tahammül etmek mümkün. Neticede bir komedya. Ancak oyunun Abdülhamid bölümüne gelince güldürünün içine acımasız bir ‘ideoloji’ oturuyor. Abdülhamid’i despot ve hafiyeci olarak yansıtan sahneler Abülhamit’e saygısızlık içeriyor. Özakman’ın kaleme aldığı komedya, taraflı ve ideolojik unsurlarıyla dikkat çekiyor. Oyunda, Abdülhamid’e karşı büyük bir saygısızlık yapılıyor; Abdülhamid’in sanatçılığıyla alay edilerek, iktidar düşkünü bir padişah portresi çizilmeye çalışılıyor. Oyunda Abdülhamid’in kakma ve süsleme sanatına olan ilgisi alay konusu ediliyor.

Oyunun Sanat Yönetmeni Tomris Çetinel, “Oyunda sadece Abdülhamid yok, Abdülaziz ve V. Murat var. Oyunda ne varsa biz onu oynadık. Devlet Tiyatrosu edebi kuruldan geçmiş kendi repertuarındaki her türlü oyunu oynar. Bu oyun ilk defa oynanmıyor. 1983 yılında yazıldıktan sonra birkaç kez oynanmış bir oyun.” diyor. Abdülhamid’le ilgili tartışmaların ölüm yıldönümü olan Şubat ayında gündeme getirildiğini hatırlatarak, tiyatronun neden bu tarihte oynandığını sorduğumuz Çetinel, “Oyunu seçerken müzikli, danslı bir oyun olsun istedik. Yönetmenimiz aynı zamanda Ankara’da konservatuarda da öğretmenlik yaptığı için çalışmalarını okul tatiline denk getirdi. Ankara’da Kanlı Nigar oynamasaydı onu da oynayabilirdik. Sizin dünyaya nerden, bardak dolu mu boş mu diye bakmanıza bağlı. Bir padişahla ilgili kaygımız yok. Çok özel bir çalışma çıkardık. Gurur duyuyorum. Profesyonel işler çıkarıyoruz. Ben oyuna tiyatrocu olarak, sanatsal olarak bakıyorum. Ben Şubat ayında bir tek sevgililer gününü hatırlıyorum. Ben tarih öğretmeni değilim. Bu oyun bir tarih. Biz bir oyun yapıyoruz eleştiriliyoruz. Bilmem ne tiyatrosu geliyor, açık-saçık oyun oynuyor, büyük bir ilgiyle salon doluyor. Bunu aklım almıyor ”diyor.     

Oyunun hikayesi şu şekilde: "Emekli defterdar Vakıf Efendi, tarihe merak salmıştır. Resimli Osmanlı Tarihi'ni elinden düşürmez. Geçimsiz karısı ve uyumsuz oğluyla mütevazı bir hayat süren Vakıf Efendi için, bitmiş olan 'bugünü'ne geçmişten hareketle bir açılım sağlamanın da adıdır bu kitap. Evde hali harap, şirret mi şirret karısı ve asi, her dediğini kulak ardı eden oğluna bir de geçim derdi eklenince hayatı iyice zorlaşan Vakıf için, tarih huzurlu bir sığınak gibi görünür. Tarihler 27 Mayıs 1960'tan bir gün evvelini göstermektedir. Ve Resimli Osmanlı Tarihi'ni okuduğu sırada daldığı bir uykuda, tarihin kendisine uyanır. Tarih içerisinde geçirdiği serüven, kelle koltukta bir yolculuğa dönüşür tez zamanda. Sırayla Sultan Abdülaziz; V. Murat ve Sultan Abdülhamid dönemlerine uzanır Vakıf Efendi; elinde Resimli Osmanlı Tarihi olduğu halde. Vakıf Efendi, elinde Resimli Osmanlı Tarihi, geçmişe yaptığı bu yolculukta, aslında Osmanlı'dan Cumhuriyet dönemine uzanan özgürlük, anayasa, ayaklanma ve darbe dönemlerinde tarihsel bir gezintiye çıkar. O, bilinç itibarıyla 1960 yılında olsa da, elindeki kitap sayesinde gelecekten haber veren bir "meczup"a dönüşür. Kuşkusuz onun bu durumunda, ziyaret ettiği dönemlerin siyasi karakterlerinin "gerçek"le yüzleşememeleri de rol oynar. Tahta çıkmadan delireceğini söylediği V. Murat, Abdülhamid tarafından Taif'e sürüleceklerini söylediği Genç Osmanlılar; yurtdışına sürgün gidip, bir cinayete kurban gideceğini söylediği Mithat Paşa, iktidarının baharında kuşkulu ölümünü haber verdiği Abdülaziz ve söylediklerine şüphe ile yaklaşan Abdülhamid... kuşku ile karşılar Vakıf Efendi’yi. Hepsi, yüzleştikleri gerçek karşısında, çareyi gerçeğin habercisini ya sürdürmekte ya zindana atmakta ya da hapsetmekte bulurlar. Vakıf Efendi'nin tarihsel serüveni, "trajik" durumu kadar "komik" ve eğlenceli gezintisi ile de keyifli bir seyirlik sunuyor." (Kaynak: Tiyatro-Eleştiri / Zaman) Ancak, oyunun son bölümünde Abdülhamid’in tasvir edildiği sahneler, olaylar ve diyaloglar ‘taraflı ve ideolojik’ bakış açısıyla saygısızlık içeriyor. Oyunun galasında bu sahnelerin ardından salonu terk eden insanların tavırları da bu tespiti haklı çıkarıyor.     

Abdülhamid’le ilgili genel bilgilere geçmeden, oyunda alay konusu edilen marangozluğuna kısaca değinelim: Kaynağımız, Anthony Dolphin Alderson’un The Structure of Otoman Dynasty isimli eseri. ‘Bütün Yönleriyle Osmanlı Hanedanı’ ismiyle Mustafa Armağan tarafından Türkçe’ye çevrilen kitabın ‘Padişah Sanatları’ başlıklı 17. bölümünde eski Türk geleneklerine göre, Osmanlı sultanlarının en kötü günde bile bir iş ve sanat becerisine sahip olunması amacıyla  ‘Ahi’ geleneğine uygun yetiştirildiğini anlatıyor. Sanat çalışmaları yapan en son padişahın ise Abdülhamid olduğu, kakma ve süsleme ile ilgilenen sultanın yaptığı ürünleri yakınındaki kişilere hediye ettiği anlatılıyor. Bu detaylardan habersiz tiyatro severler de, Abdülhamid’in aşağılanmaya çalışıldığı o sahnelerde bilinçsizce alkış tutuyor. Andrew Mango, ‘Atatürk’ isimli kitabında Abdülhamid için, “Kana susamış bir despot değil, daha çok işlerini gizlice yürüten bir padişahtı” diyor. Abdülhamid’in Osmanlı’yı parçalamak isteyenlere karşı verdiği mücadelede gereksiz yere acımasız olmadığını vurguluyor. “Abdülhamid’in en büyük başarısı Osmanlı İmparatorluğu’na barış içinde geçen bir süre yaşatmasıdır” diyor.

10 Şubat 1918 tarihinde hayata veda eden ve geçtiğimiz hafta mezarı başında anma töreni düzenlenen II. Abdülhamid’in böylesi bir tiyatro oyunuyla gündeme gelmesi tesadüf mü bilinmez. Hem de Konyalıların bitmeyen rüyası Konya Ovası'nın sulanmasının Abdülhamid döneminde Beyşehir Gölü'nden kanalla alınan suyla sulanması ile başladığı düşünüldüğünde.

Abdülhamid konulu son tartışma 2005 yılında Ecevit’in Zaman gazetesinden Ömer Şahin’e verdiği demeçte “Abdülhamid, hem dinine bağlı birisiydi hem de Batı kültürünü ihmal etmedi. Okullar, köprüler, yollar yaptırdı. Eğitim çalışmaları yaptı.” şeklindeki sözleri olmuştu. II. Abdülhamid, kuşkusuz Cumhuriyet dönemi açısından en çok tartışma konusu olan sembol isimlerden birisi. II. Abdülhamid, uzun yıllar Osmanlı dönemini kötülemek için kullanılan kötü adam rolüne layık görüldü. Ermeni komitacıları tarafından üretilen "Kızıl Sultan" yaftası peşini bırakmadı. "Hafiyelik sisteminin kurucusu", "Vehimli, korkak" gibi tanımlamalara başvuruldu. Bu tür haksız yaklaşımlar diğer taraftan II. Abdühlamid'in "Ulu Hakan" diye sevgi odağı haline gelmesi sonucunu doğurdu. Osmanlı’nın son dönemi söz konusu olunca II. Abdülhamid hâkim yapı ve muhalifler arasında bir gerilim alanına dönüştürüldü. Öyle ki Abdülhamid’ten olumlu bir sözle bahsetmek, muhabbet duymak; Atatürk'e tavır almak, Cumhuriyet'e karşı Osmanlı'yı savunmak gibi bir denkleme dönüştürüldü. Artık Cumhuriyet Osmanlı ile barışmalıdır. Bu barışma zeminini hazırlayacak olan kanallardan biri de tiyatrodur. Anadolu’da da bu kıvılcımı başlatacak olan Konya Devlet Tiyatrosu’dur. Söz konusu oyunda olduğu gibi Osmanlı'nın kimi simalarını kötülemek hiç kimseye fayda sağlamayacaktır. Bunca zamandır kötülenen insanların hakkını teslim etme zamanı gelmiştir. Bu vebal daha fazla taşınmamalıdır.

Geçtiğimiz günlerde, Osmanlı İmparatorluğu'nun 34. hükümdarı II. Abdülhamid Han, ölümünün 90. yılında mezarı başında anıldı. Anma törenine Abdülhamid'in torunlarından Harun Osmanoğlu, Abdülhamid Kayhan Osmanoğlu ile eski Sağlık Bakanı Halil Şıvgın, gazeteci-yazar Avni Özgürel ve akademisyenler katıldı. Törende konuşan Prof. Dr. Mehmet İpşirli, II. Abdülhamid Han'ın tarihin en büyük devlet adamlarından biri olduğunu söyledi. İpşirli, "Abdülhamid aynı zamanda tarihin en büyük ıslahatçılarından birisidir. Çok sayıda müessese ve mektepler kurmuştur. Cumhuriyet tarihinin büyük idarecileri de bu okullardan yetişmiştir. Bu devlet adamının henüz bir biyografisinin yazılmamış olması üzücüdür" ifadelerini kullandı. Gazeteci-yazar Avni Özgürel de, II. Abdülhamid Han için yapılan asılsız 'Kızıl Sultan' yakıştırmasına bazı Türklerin itibar ettiğini kaydetti. Sultan Abdülhamid'in son derece rasyonel bir devlet adamı olduğunu vurgulayan Özgürel, batıda hakkında en çok yazı yazılan hükümdar olduğunu kaydetti. Eski Sağlık Bakanı Halil Şıvgın ise Osmanlı hanedan mensuplarının günümüzde fakru zaruret içinde yaşadıklarını kaydetti. Hanedan mensuplarına sahip çıkılmadığını, cenazelerini dahi kaldıramadıklarını dile getiren Şıvgın, "Eğer I. Dünya Savaşı sırasında Sultan Abdülhamid Han başta olsaydı imparatorluk parçalanmazdı. Parçalansa bile bu kadar kayıp vermezdi" şeklinde konuştu.

Uzun yıllar BBC'nin Türkçe servisini yöneten İngiliz gazeteci Andrew Mango, bir televizyon programında şu sözleri kullanmıştı: "Benim üçüncü kahramanım Sultan Abdülhamid'tir. O, büyük bir baniydi. Hem ülkesini imar etti, hem de otuz yıl gibi uzun bir süre barış içinde yönetti." Atatürk'ün biyografisini yazan yabancı yazarların tek Türkçe bileni olan Mango'nun diğer iki kahramanı, tahmin edebileceğiniz gibi Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü. İngiliz gazeteci Andrew Mango ile aynı çizgide buluşan Profesör İlber Ortaylı'nın sözlerine kulak verelim: "2. Abdülhamid'in çok merkeziyetçi ve otoriter bir hükümdar olduğu çok açık. Enteresan bir şekilde Türkiye'nin ve dünyanın yeni şartlarını da görebilen biridir. 2. Abdülhamid dönemi, okullar açılan, genel eğitimin yayıldığı, mühendislik, tıbbiye gibi bilimlerin çok geliştirildiği, modernleşmeye yönelik alt yapıya, ulaştırmaya önem verildiği, Dışişleri Bakanlığı'nın çok daha iyi teşkilatlandığı bir dönemdir. Abdülhamid'in kendine göre bir hükümet anlayışı var. Bu kadar okul açılmış, o okullardan çıkan insanlar o rejimi değiştirmiş. Model olarak çizilen "yiyici, cahil, şark despotu" modeliyle kimse tarih yapamaz. Böyle bir tasvir iptidaidir..."

Tiyatro oyununda hafiyeci olarak yansıtılan Sultan Abdülhamid, Yıldız İstihbarat Teşkilatı’nı kurma gerekçesini şöyle anlatıyor: “Yabancı devletler kendi emellerine hizmet edecek kimseleri vezir ve sadrazam mertebesine kadar çıkarabilmişlerse, devlet emniyet içinde olamazdı. Doğrudan doğruya şahsıma bağlı bir istihbarat teşkilatı kurmaya, bu düşünce ile karar verdim. İşte düşmanlarımın jurnalcilik dedikleri teşkilat budur.”

Dikkatle okunması gereken bir kitap
"ABDÜLHAMİD’İN KURTLARLA DANSI"

Tiyatroya emeği geçen ve oyunu izleyen herkese Mustafa Armağan’ın Ufuk Kitapları arasından çıkan Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı" isimli kitabını tavsiye ediyoruz. Mustafa Armağan’ın kitabı, bizi tarihi okurken bugünün sorunlarını çözmeye davet ediyor. Kitabı okudukça ona ‘Kızıl Sultan’ diyenlerin öfkesini daha iyi anlıyoruz. Osmanlı’nın gövdesini pahalıya getirmişti emperyalizme. Dinmeyen öfkenin sebebi bu. Tabii Kızıl Sultan iftirasının da... Ortadoğu’da haritaları yeniden çizme tartışmalarının yapıldığı şu günlerde dikkatle okunması gereken bir kitap "Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı".

Sultan II. Abdülhamid, 1895’te hatıra defterine şöyle yazıyor: “Eğer Filistin’de Müslüman Arap unsurunun faikıyetini (üstünlüğünü) muhafaza etmesini istiyorsak, Yahudilerin yerleştirilmesi fikrinden vazgeçmeliyiz. Aksi takdirde yerleştirildikleri yerde çok kısa zamanda bütün kudreti elde edeceklerinden, dindaşlarımızın ölüm kararını imzalamış oluruz."

O günden ne kadar net görmüş bugünleri, değil mi? Yalnız İngiliz emperyalizmine karşı mücadele vermekle kalmadı II. Abdülhamid; aynı zamanda Ermenilere, Siyonistlere, masonlara; velhasıl Memâlik-i Osmaniye’yi bölüp parçalamak isteyenlere karşı cansiperane bir savaş verdi. Filistin’in ‘en zayıf halka’ olduğuna inanıyordu; nitekim dediği çıktı. Filistin’in Akdeniz-Hint Okyanusu-Kızıldeniz düğümünün merkezi olduğu, 1919’da İngiliz emperyalizminin teorisyenliğine soyunan Halford Mackinder’in itirafında deşifre oldu. Filistin, Asya-Afrika-Ortadoğu arasında vazgeçilmez bir adaydı ve İngiliz emperyalizminin petrol üzerindeki hâkimiyeti sürdüğü müddetçe desteklenecekti.

Gün geldi, küresel İngiliz hâkimiyeti iflas etti ve satılığa çıktı: Zaten Harb-i Umumi’de Amerikalı şirketlerden kovalar dolusu borç almış, tamtakır hazinesiyle dev bir küresel iskelet haline gelmişti. ABD’li alacaklılar, müflis emperyalizmi de devraldılar ‘mecburen’! Ve petrol savaşı yeniden kızıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın hesabı dürülürken, Ortadoğu’dan İngilizler çekiliyor, İsrail doğuyordu. Amerika, İsrail’i de devraldı. Zira onun da hesapları vardı petrolle ve bu bölgenin denetimi ve birleşmesinin engellenmesi, bir mecburiyetti küresel aktörler açısından.

Bugün İsrail bombaları sınır çizgilerini yeniden yakıyor, kavuruyor. Ve herkes gibi biz de tarihte yaşamış o adamı hatırlıyoruz. Sıkışık durumdaki hazinesini milyonlarca sterlinle ‘rahatlatmaya’ hazır olduklarını söyleyerek yanına sokulan ve kendilerine başlarını sokacak bir arazi vermesini isteyen Theodore Herzl’e Abdülhamid’in söylediği şu sözler, yeniden diken diken etmeye yetiyor tüylerimizi: "Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime emanettir. Milletim bu vatanı kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O, bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Türk imparatorluğu bana ait değildir, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Museviler milyonlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin’i karşılıksız bile ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem."

Filistin’den toprak satması için Sultan Abdülhamid’e bir değil, tam beş ikna girişiminde bulundular. Hepsinde yüz geri edilince anladılar ki, onunla bu iş yürümeyecek. II. Abdülhamid 1909’da tahttan indirildi, 1918’de ise imparatorluk kayıplara karışmıştı. Enver Paşa’nın, 1 Kasım 1918 Cumartesi gecesi saat 23.00’te bir Alman istimbotu ile kurtarmaya kalktığı ülkeden kaçmadan evvel yaveri Mersinli Cemal Paşa’ya yaptığı şu itiraf, İttihatçıların nasıl büyük bir oyuna geldiklerini geç fark ettiklerini göstermektedir: "Turan yapacaktık, viran olduk. Bizim en büyük günahımız, Sultan Hamid’i anlayamamaktır. Yazık Paşam, çok yazık! Siyonistlere alet olduk ve onların hıyanetine uğradık!"

Yıllar geçtikçe haklılığı daha iyi anlaşılan son Sultan II. Abdülhamid, bir yandan kurtlarla dans edip ülkeye zaman kazandırmaya, öbür yandan yetersiz altyapısını hazırlamaya ve insan gücünü yetiştirmeye teksif etmişti mesaisini. İlk denizaltı gemilerimizi donanmaya kazandırması da, imparatorluk sathında binlerce okul açması da bunun yansımalarıydı. O, ülkeyi gelecekteki büyük kapışmaya hazırlamaktaydı; daha doğrusu, bir dünya savaşı kıyametine... 

© Özel Rapor 'Basın Meslek İlkeleri'ne uymaya söz vermiştir. İletişim Bilgileri: Musa Kirazgiller GSM: 0.537 609 13 58 E-posta: musakirazgiller@hotmail.com